Merhaba sevgili okur. Karşınızda bir acayip masalsı film “The Grand Budapest Hotel” var bu sefer. Oscar ödülleriyle daha da bilinir hale gelmiş bu filmin detaylarına inmeye çalışacağız. Ama filmden önce bahsetmemiz gereken iki kişi var. Bunlardan biri yönetmenimiz “Wes Anderson” bir diğeri ise “Stefan Zweig”.

The Grand Budapest Hotel wes anderson

Wes Anderson

Wes Anderson ile başlayacak olursak: Yönetmenimiz genç yaşına rağmen kendi tarzını sinema camiasına kabul ettirebilmiş hatta bunla yetinmeyip filmlerini genel olarak izleyiciye beğendirmiş bir şahsiyet. 1969,Texas doğumlu Anderson’ın film çekme merakı taa lise zamanlarına dayanıyor. Gerçi yerli/yabancı herhangi bir yönetmen fark etmez hep lisede bir uğraşları oluyor herhalde. İşte yetenek, arzu ta baştan kokuyorsa demek. Neyse, Anderson için kendi tarzı dedik bunu görüntü, müzik ve anlatım olarak genelleyebiliriz. Özellikle anlatımın masal akıcılığında olması, görüntülerin, kamera hareketlerinin izleyiciyi filme odaklayabilen tarzı ve isabetli müzik seçimleri ile Anderson için büyük bir beğeni topluyor diyebiliriz. “The Royal Tenenbaums” , “Rushmore”, “Fantastic Mr. Fox” ,“The Darjeeling Limited” filmleri en bilinenlerinden. “The Grand Budapest Hotel” in hem yönetmen hem senarist koltuğunda oturan Anderson bu filmi giriş sahnesinden de anladığımız üzere bir yazara ithaf ediyor: Stefan Zweig.

The Grand Budapest Hotel stefan zweig

Stefan Zweig

Stefan Zweig, 1881-1942 yılları arasında yaşamış Viyana doğumlu bir yazar. Yahudi kökenli olması hasebiyle 2. Dünya Savaşı döneminde ülkesinden ayrılan yazar ülke ülke gezmiş desek abartmış sayılmayız herhalde. Brezilya’da; Avrupa’nın ve dahi dünyanın eski düzenine duyduğu özleme binaen karısıyla birlikte intihar etmiş. “Dünün Dünyası” ve “Avrupa Anıları” adlı iki tane otobiyografisi var. İşte biz bu otobiyografiler için bir nevi filmin çıkış noktası diyebiliriz aslında. Çünkü Anderson bir röportajında 2 karakter ve kurgu için Zweig’tan ve onun eserlerinden ilham aldığını belirtiyor. Bunlardan biri “yazar” diğeri ise “Monsieur Gustave H.”

The Grand Budapest Hotel Kısaca konuya değinelim: The Grand Budapest Hotel, Zubrowka Cumhuriyeti’nin dağlarında tepelerinde kurulmuş bir otel. Bu otelin hikayesini otelin eski “lobby boy”u, şimdilerde ise sahibi Zero Mustafa’dan dinliyoruz. Zero 2. Dünya Savaşı başlarında otelde çalışmaya başlıyor. O esnada otelin odacısı ise Monsieur Gustave . Siz odacı diye etkisiz eleman saymayın sevgili okurlar, bayağı yönetiyor oteli. Hatta otel sahibesi “Madam Céline Villeneuve Desgoffe und Taxis” -ki siz ona kısaca Madam D. diyebilirsiniz- ile de bir gönül ilişkisi var diyebiliriz. En azından Madam D. Gustave’ı çok seviyor. Öyle ki miras olarak Gustave’a değerli bir tablo bırakıyor ancak mirasyiyecekleri bu durumdan pek hoşnut değil, olay katillere kadar dayanıyor ve ortalık eğlenceli bir şekilde karışıyor.

The Grand Budapest Hotel Filmin giriş sahnesi Stefan Zweig’a ithafın bir yansıması elbette. The Grand Budapest Hotel isimli romanın rahmetli yazarı bize kitabını anlatıyor ki bir nevi okuyor diyebiliriz. Sonra anlatıcı değişiyor ve otelin hikayesini Zero Mustafa’dan dinlemeye başlıyoruz. Sizi bilmem ama anlatıcının değiştiği filmleri ben genelde severim. İlk olarak bir anlatıcının olması artıdır zaten. Çünkü aklımızdan geçen bir düşüncenin o esnada filmde biri tarafından yorum halinde açıkça dile getirilmesi, senaristin ekstra bize seslenmesi hoşumuza gider ve farklı anlatıcılar filme atılmış renk bombaları gibidir. Sadece ses tonu değişmez yorum da değişir. Gerçi bu filmde genel olarak Zero’yu dinliyoruz ama başarılı paslaşmalar tatmin edici sayılabilir.The Grand Budapest Hotel Filmin esas karakteri Monsieur Gustave H. : Zengin ve yaşlı kadınlarla gönül eğlendirmeyi seven bu adam için kibar, eğlenceli ve zeki diyebiliriz. O kadar narin ki bir anda en büyük sıkıntısı parfümü olabiliyor ve bu adamın anlık öfke patlamaları, ince mizahı tebessüm oluşturuyor yüzünüzde. Başlangıçta bu rol için Jhonny Deep düşünülmüş ki kendisi de pek ala kalkabilirdi bu rolün altından inancım tam ama sonra oklar Ralp Fiennes’e yönelmiş. İyi de olmuş aslında Jhonny Deep için bu sıra dışı karakter biraz sıradan olabilirdi hatta film de sıradanlaşabilirdi bu yüzden. Doğru seçim Ralp Fiennes nam-ı diğer “İngiliz Hasta” burnu çıkarılmış haliyle ise “Lord Voldemort” bu canlandırması ile epey bir ödül kucaklayıp dönmüş memleketi İngiltere’ye.The Grand Budapest Hotel

The Grand Budapest Hotel
Oyuncu kadrosu çok geniş bir film Grand Budapest Hotel. Her sahnede farklı bir ünlü sima çıkıyor karşınıza. Edward Norton, Bill Muray (ki kendisinin gençlik zamanlarından Groundhog Day filmini daha önce ele almış idik), Jude Law ve Adrien Brody bu isimlerden bazıları.

The Grand Budapest Hotel Gelelim o güzelim canım mekanlara. Ben izlemeye başlamadan önce film hakkında hiçbir bilgim yoktu “Jude Law”a güvendim desem yeridir. Haliyle ismine aldanıp Budapeşte’de geçeceğini düşündüm. Öyle ki gözüm  ilk on dakika, bir “Parlamento Binası” bir “Kahramanlar Meydanı” aradı. Ancak, film Zubrowka Cumhuriyeti’nde geçiyor dedik. Anderson’ın bu hayali ülkesinin çekimleri Almanya’nın Görlitz ve Saksonya eyaletlerinde gerçekleştirilmiş. Otel binası ise Karlovy Vary’deki Palace Bristol Oteli. Dış çekimleri için yönetmenimiz 3 metrelik bir minyatür yaptırmış. İç çekimlerin mekanı ise Görlitzer Warenhaus. Bu bina için 2. Dünya Savaşından yıkılmadan çıkan çok nadir binalardandır bilgisine ulaşıyoruz. Tipik bir Avrupa mimarisi izleyebildiğimiz bu filmin özellikle Almanya, Avusturya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti ve Polonya’dan izler taşıdığını rahatlıkla söyleyebiliriz. En basit örneği Zubrowka bir Polon votkası. Ya da Billy Murray’ın canlandırdığı Mösyö İvan (Mi İvan?) şeklinde okunduğunda Macarca “Ne haber?” anlamına geliyor. Bunlar Anderson’ın “Buradan dayımlara selam yolluyorum” deme şekli elbette. Şahsım adına sıradan bir izleyici olarak bunları fark etmek pek benim harcım değil ama Orta Avrupa havasını hissetmemek de elde değil.

The Grand Budapest Hotel
Hazır mekanlardan söz açılmışken “En İyi Yapım Tasarımı ve Set Dekorasyonu”, “En İyi Özgün Film Müziği”, “En İyi Kostüm Tasarımı” ve “En İyi Saç ve Makyaj” dallarında Oscar almış bu filmin izledikten sonra en çok aklıda kalan yönü kesinlikle görüntü sanatı. Ben özellikle dış çekimlerdeki minyatür esintilerini çok zekice buldum. Ek olarak kış ayında geçmesi çok büyük bir avantaj ki bu biraz da 2. Dünya Savaşının tarihsel sürecinden kaynaklanıyor. Amelie’de ki o simetrik ekran nimetini burada da görüyoruz. Hareketli kamera efektleri olayları takip etmemizde bize çok güzel yardımcı oluyor. Bu yöntemi özellikle absürt-komedi film ya da dizilerinde daha sık kullanılıyor sanırım zira şu an aklıma gelen “Pushing Daisies” dizisinde de aynı yöntem kullanılıyordu. Tabi bir de kullanılan renkler de var. Tonlar, pastel ve canlı renkleri sevenler için de hoş bir ayarda olmuş. Bir filmi izliyor olmaktan ziyade resimli bir masal kitabını okuyor hissine kapılıyorsunuz. Bu tarz filmleri sevenler için güzel bir fırsat. Makyaj konusuna gelince Madam D.’yi canlandıran Tilda Swinton, 53 yaşında olduğu halde 84 yaşında birini canlandırabilmek için 5 saat makyaj koltuğunda oturmuş. Evet, yine bir kez daha hey gidinin makyajı sen yine nelere kadirsin!

The Grand Budapest Hotel

Ve gelgelelim müziklere. Anderson müzikler için Fransız besteci Alexandre Desplat ile çalışmış.2014 yılının Desplat için önemi ise “The Grand Budapest Hotel” ile birlikte yine müziklerini üstelendiği, başrolünde Benedict Cumberbatch’in oynadığı “Imitation Game” isimli dönem filminin de “En İyi Özgün Film Müziği” dalında Oscar’a aday gösterilmiş olması. Ancak ödül Grand Budapest Hotel’e geldi. Wes Anderson müzikler üzerinde büyük bir titizlikle çalışmış. Rusların o meşhur üçgen çalgısı balalaykanın kullanılmasını özellikle istemiş. Ki “Traditional Arrangement: Moonshine” isimli esas müzikten buram buram Rus havası sezmek mümkün. Bunun yanı sıra Alexandre Desplat Gustave karakteri için özellikle mandolin kullanmayı tercih ettiğini belirtiyor. İsveç’ten Macaristan’a, Rusya’dan Avusturya’ya, Gürcistan’a kadar birçok ülkenin halk müziklerinden esinlendiğini, geleneksel müzik aletlerini kullandığını da belirtmiş olalım. Filmimizin tam 32 parça bulunan bir soundtrack albümü de mevcut. Ön dinlence olarak Moonshine ve The New Lobby Boy’u mutlaka tavsiye ederim.

Keyifli dinlemeler, iyi seyirler.